Kayıtlar

welcome to next stage: 31.yaş.

Eskiden doğum günlerine delice önem verirdim. Çok eski sayılmaz; hatta iki üç sene öncesine kadar hep heyecanlıydım. Sevdiklerime cilve yapar, Amazon'dan listeler hazırlardım. Bu heyecan bana, hayatta bir şey beklemenin verdiği o hazzı hissettirirdi. Hâlâ şımarabiliyor olmanın güzel ve uçucu hazzını... Ama hayat, şımarabileceğiniz çok fazla doğum günü sunmuyor insana. Sevdikleriniz her zaman etrafınızda olmuyor. Onların da kendi aileleri, kendi sorumlulukları oluyor. Bir yaştan sonra özel ilgi beklemek, kişisel olarak da olsa, insana biraz suçlu hissettiriyor zaten. Peki ya hiçbir şeyin yoksa? Bir evin mesela. Bir eşin, bir çocuğun... Yakınında arkadaşların yoksa hatta; ailen de çok uzaktaysa. Bir ilişkiyi tam 31 yaşına girerken, üstelik evlenmek için umutlanmışken bitirdiysen... O zaman 31 yaşına girdiğin gün ne yapıyorsun? Tabii ki sıradan bir gün gibi geçmesini bekliyorsun. Ve geçiyor. Tıpkı 30'da olduğu gibi. Sanırım bu yaşların hediyesi de bu: Geçiyor. İyi de geçiyor, kötü...

Şiddetten sonra hayatta kalmak │ Öğrendiklerim.

İnsanın hayatında kırılma noktaları oluyor. Tüm benliğini çatlatan, bir daha yeryüzünde asla çıplak ayakla, özgürce dolaşamayacağını hissettiren ağır travmalar... İşin tuhafı, bunları çoğunlukla sürecin içindeyken ve yaşarken fark etmiyoruz bile. Başkalarının hayatlarında karşılaştığımızda, "Ayrıl gitsin, buna katlanmak zorunda değilsin," deyip geçtiğimiz olaylar gün geliyor başımıza geliyor ve o çemberin içinden çıkamıyoruz. Şiddet döngüsü, bir kara delik gibi bizi sarmalayıp içinde tutuyor. Travma sonrası iyileşme doğrusal değildir; inişli çıkışlı ve dalgalı bir süreçtir. Her zaman yukarıya doğru çıkan düz bir çizgi izlemez. Aksine; günler, haftalar veya aylar boyunca iyi hissederken aniden gerilemeler yaşamak ve eski semptomların nüksettiğini görmek bu sürecin tamamen doğal bir parçasıdır. Öğrendiklerim 1 Üç yıla yakın süren, önce sözle başlayıp sonra fiziksel şiddetle devam eden "canımdan çok sevdiğim" o ilişkide kapıyı çekip çıktıktan sonra fark ettiğim ilk şey...

defter notları-ucum bitti ve mahsurum.

Bahçivan ve Ölümü okuyorum. Onuncu sayfadayım ama ilk sayfadan beri biliyorum: beni örseleyecek, örseleyecek ve örseleyecek… örseleyecek. İçimi deşiyor. İçimi deşerken tüm korkularımı bulup önüme seriyor. “Ölümü hatırladın mı? Altı yaşındaydın, annenin babanın öleceğini anladığın ilk anda.” diyor. Hatırladım, diyorum. Ailemin her ferdine korkunç uzağım ve hâlâ altı yaşındayım. Stresim ağzıma gelmiyor, ciğerimde tıkanıp kalıyor. Ağzıma gelse bağırırım, anlatırım ama orada sıkışıp kaldı. Hareket etmiyor, bir milim bile kıpırdamıyor. Korku, kaygı, yalnızlık, pişmanlık… hepsi birbirine yumak gibi bağlı. Karmakarışık. Ve hepsinden kötüsü, tümü inatçı, tümü yerlerini biliyor. Hepsi ev sahibi. Bu stres beni öldürüyor. Kollarımı, bacaklarımı, ciğerimi, parmak uçlarımı dolduruyor. Saklamıyorum, kimse de bakmıyor zaten. Kimse gelip “bir damla su dökeyim şuraya, biraz ferahla” demiyor. Bu adam neden var? Bu kocaman kütleyi büyütmekten, yumağıma bir ip daha eklemekten başka ne yapıyo...

okumuş kadın.

Kapıyı kilitledim. Zaten kırık olan camla kapı arasına battaniyeyi sıkıştırdım. Arkasına komodini dayadım. Nefesimin düzene girmesini bekledim. “Güvendesin.” dedim kendi kendime. “Güvendesin.” Bu bir şiddet öyküsü. Tetikleyici ama gerçek. Arkanızı döndüğünüzde unutacağınız kadar gerçek ve Anıt Sayaç’taki isimler kadar uçucu. Ve ben hâlâ buradayım. Bir yere gitmedim. İsterseniz adına yalnızlık korkusu deyin, isterseniz korkaklık. Basiretim bağlandı. Bu noktaya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Kendimi korumak için çok bağırmaya başladım belki, ondandır. Ama zaten ilk değil. Eskiden şiddet gören kadınların ilişkilerinde ısrarla kalmalarını yargılardım. İçten içe, bunu en hafif tabirle “kabul ettiklerine” inanırdım. Ne büyük aptallık. Bunları düşünürken aklımda bir deyim yankılanıyor: “İnsan yargıladığını yaşamadan ölmezmiş.” Her deyim, acaba böyle böyle mi gerçekliğini kanıtlıyor? Büyük bir aşkla girmemiştim bu ilişkiye. Hatta kocaman bir takıntı demek daha doğru ol...

bazı kişilere bazı mektuplar.

   ağrı / o.      İçimde büyük bir boşluk ile uyandım. İçimde kocaman bir boşlukla. Dün gece için senden özür dilemeyi düşündüm sonra, sonra bir kahve yaptım. Kendi kararıma ikna etmeye çalıştım kendimi.    -Seni terk ederken ne hissetmilştim?    -Seni terk ederken ne hissetmiştim?    İşte yine oluyor, sana birşeyler sormam gerek, çünkü cevapları bilsem de kendime söyleyemeyecek kadar çocuğum hala. Sana da böyle geldim biliyorsun çocuk kadar neşeli, çocuk kadar üzgün.    -Bana bir şey vaat ettin mi?    -Bana bir şey vaat ettin mi?    Bu yüzden seni hiç suçlamadım, coşkuyla girdim hayatına ve sakince çıktım. Hala kavga edemeyecek kadaar çocuğum, kendimi savunamayacak kadar aciz.    Bunu da biliyorsun zaten, bingo.      baba.      Keşke süzülüp sona geldiğimi babama anlatsam. zaten artık sen de yoksun. ama o yaştayım işte babamı üzmemek için kendimle ilgili hiçbir ş...

altı yıl.

  gittiğim her yerde parmak ucunda duran bir kadına çevirdin beni, parmaklarını parmaklarımın arasına öyle olması gerekir gibi bıraktın, eylüldü -altı yıldan biraz fazla- sonra da - hem de çok sonra- 'bu kadar işte her şey.' ne diyebilirdim? ne denirdi. bak, ne denirdi onu bile öğrenemedim. kaç yaşına geldim, kaç havalimanında durdum ve 'yeniden başlayacağım' dedim. yine de öğrenemedim hala ne denir. biri seni aldığına hiç benzemeyen halde, sonrasında ne yapacağını hiç düşünmediğin bir zamanda bırakırsa- ne denir? o parmaklarımın arasında aslında herkeste var olan boşlukla ne yapılır öğrenemedim, senin yüzünden ağladım, yine de tesellimin varacağı başka yer bulamadım. bak işte senin akıttığın kan bu, hadi dön saçımı sev, n'olur. çok küçüktüm daha, küçücüktüm. sana rastlamanın mümkün olmadığı onlarca yolun sahibiydim. neye elimi attıysam, ipini avucunun arasına çoktan almıştın. arkama yaslandım geldin diye. şimdi senin gözünün rengini hatırlamak için ağladığımda göz ...

asılı kalırım, sallanırım, ne hoş.