Kayıtlar

defter notları-ucum bitti ve mahsurum.

Bahçivan ve Ölümü okuyorum. Onuncu sayfadayım ama ilk sayfadan beri biliyorum: beni örseleyecek, örseleyecek ve örseleyecek… örseleyecek. İçimi deşiyor. İçimi deşerken tüm korkularımı bulup önüme seriyor. “Ölümü hatırladın mı? Altı yaşındaydın, annenin babanın öleceğini anladığın ilk anda.” diyor. Hatırladım, diyorum. Ailemin her ferdine korkunç uzağım ve hâlâ altı yaşındayım. Stresim ağzıma gelmiyor, ciğerimde tıkanıp kalıyor. Ağzıma gelse bağırırım, anlatırım ama orada sıkışıp kaldı. Hareket etmiyor, bir milim bile kıpırdamıyor. Korku, kaygı, yalnızlık, pişmanlık… hepsi birbirine yumak gibi bağlı. Karmakarışık. Ve hepsinden kötüsü, tümü inatçı, tümü yerlerini biliyor. Hepsi ev sahibi. Bu stres beni öldürüyor. Kollarımı, bacaklarımı, ciğerimi, parmak uçlarımı dolduruyor. Saklamıyorum, kimse de bakmıyor zaten. Kimse gelip “bir damla su dökeyim şuraya, biraz ferahla” demiyor. Bu adam neden var? Bu kocaman kütleyi büyütmekten, yumağıma bir ip daha eklemekten başka ne yapıyo...

okumuş kadın.

Kapıyı kilitledim. Zaten kırık olan camla kapı arasına battaniyeyi sıkıştırdım. Arkasına komodini dayadım. Nefesimin düzene girmesini bekledim. “Güvendesin.” dedim kendi kendime. “Güvendesin.” Bu bir şiddet öyküsü. Tetikleyici ama gerçek. Arkanızı döndüğünüzde unutacağınız kadar gerçek ve Anıt Sayaç’taki isimler kadar uçucu. Ve ben hâlâ buradayım. Bir yere gitmedim. İsterseniz adına yalnızlık korkusu deyin, isterseniz korkaklık. Basiretim bağlandı. Bu noktaya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Kendimi korumak için çok bağırmaya başladım belki, ondandır. Ama zaten ilk değil. Eskiden şiddet gören kadınların ilişkilerinde ısrarla kalmalarını yargılardım. İçten içe, bunu en hafif tabirle “kabul ettiklerine” inanırdım. Ne büyük aptallık. Bunları düşünürken aklımda bir deyim yankılanıyor: “İnsan yargıladığını yaşamadan ölmezmiş.” Her deyim, acaba böyle böyle mi gerçekliğini kanıtlıyor? Büyük bir aşkla girmemiştim bu ilişkiye. Hatta kocaman bir takıntı demek daha doğru ol...

bazı kişilere bazı mektuplar.

   ağrı / o.      İçimde büyük bir boşluk ile uyandım. İçimde kocaman bir boşlukla. Dün gece için senden özür dilemeyi düşündüm sonra, sonra bir kahve yaptım. Kendi kararıma ikna etmeye çalıştım kendimi.    -Seni terk ederken ne hissetmilştim?    -Seni terk ederken ne hissetmiştim?    İşte yine oluyor, sana birşeyler sormam gerek, çünkü cevapları bilsem de kendime söyleyemeyecek kadar çocuğum hala. Sana da böyle geldim biliyorsun çocuk kadar neşeli, çocuk kadar üzgün.    -Bana bir şey vaat ettin mi?    -Bana bir şey vaat ettin mi?    Bu yüzden seni hiç suçlamadım, coşkuyla girdim hayatına ve sakince çıktım. Hala kavga edemeyecek kadaar çocuğum, kendimi savunamayacak kadar aciz.    Bunu da biliyorsun zaten, bingo.      baba.      Keşke süzülüp sona geldiğimi babama anlatsam. zaten artık sen de yoksun. ama o yaştayım işte babamı üzmemek için kendimle ilgili hiçbir ş...

altı yıl.

  gittiğim her yerde parmak ucunda duran bir kadına çevirdin beni, parmaklarını parmaklarımın arasına öyle olması gerekir gibi bıraktın, eylüldü -altı yıldan biraz fazla- sonra da - hem de çok sonra- 'bu kadar işte her şey.' ne diyebilirdim? ne denirdi. bak, ne denirdi onu bile öğrenemedim. kaç yaşına geldim, kaç havalimanında durdum ve 'yeniden başlayacağım' dedim. yine de öğrenemedim hala ne denir. biri seni aldığına hiç benzemeyen halde, sonrasında ne yapacağını hiç düşünmediğin bir zamanda bırakırsa- ne denir? o parmaklarımın arasında aslında herkeste var olan boşlukla ne yapılır öğrenemedim, senin yüzünden ağladım, yine de tesellimin varacağı başka yer bulamadım. bak işte senin akıttığın kan bu, hadi dön saçımı sev, n'olur. çok küçüktüm daha, küçücüktüm. sana rastlamanın mümkün olmadığı onlarca yolun sahibiydim. neye elimi attıysam, ipini avucunun arasına çoktan almıştın. arkama yaslandım geldin diye. şimdi senin gözünün rengini hatırlamak için ağladığımda göz ...

asılı kalırım, sallanırım, ne hoş.

anlatmasaydın.

  yazın bittiği ve baharın bir türlü başlamadığı yerde, o ağır kahverengi çalılarda bekliyorum bir şeylerin olmasını. yol görünüyordu ve belirdiği yerde yitip gidiyordu. kaybolmak öğretildi bana , gezginliğin yabancısı değilim. şimdi bu derin sessizliğin kucağında nasıl da anlıyorum her şeyi. hatta babam da bana durağı olmayan uçsuz öyküler anlatırdı, sesi deniz kenarına benzerdi, maviydi. bir ses ne kadar mavi olabilirse o kadar maviydi. sonra bir anda kesildi. biri aldı götürdü , nereye bıraktı? - babamın sesi nasıldı- saçlarımı okşamayı da ihmal etmezdi, hep hikayenin sonuna denk getirirdi. elleri nasırlı bir masal kahramanına benzerdi. büyümek için heyecanlanırdım o anlattıkça, dönebilecekleri yerler inşa etmek isterdim anlattığı öykülerin insanlarına. sevinen bir şeye dönüşüverirdim. bir ilk yetişkinliği avucumda eğip büküyorum şimdi, sesini bulduğum yerde yönümü de bulur muyum? doğmasaydım, doğmasaydım, doğmasaydım. ömrüm tam da bana aitliğinden yüce bir şey olmalıydı sözde- ...

şimdi en az 38 yaşında memet

  uyandım, diğerlerine göre yine pek geç bir saatte. hayatta beni bir şey beklemiyor. daha dün'e kadar vardi, en az beş dakika sayardım minnettar olduklarımı. bugün yok. ne varsa böyle oluyor. bir yağmur bulutu gibi, üstüme bir anda geliyor, gidiyor. o kadar kuru ve renksiz kalıyorum ki bittiğinde herkes uyduruyorum sanıyor olan bitenleri. seni uydurmadım. öyle bir hayal gücüm yok. sen de biraz 'kıt' bulurdun beni bu açıdan. dün sana yalvardım mı? bundan 22 saat önce 'gitme' diye ısrar ettim mi? ettiysem, yazık. kesin etmişimdir. gurur'u hep saçma bir şey olarak görmüşümdür. bunun için de 'büyü artık, karakterin olsun' demiştin. ben de 'emrin olur' demiştim sana. gülmüştüm. biraz yürüyeyim.. etrafı havalandırayım çıkarken. sen geldiğinde sineklik takmıştık cama. kedi'nin kaçmasından çok korkuyordun çünkü. 7 yıldır benimleydi, o hiç yeltenmemişti. kendini mi düşünmüştün onu ortaya atarken. böyle kaç soru birikecek, bir bilene sormalıyım. karşı...